ne aramıştınız?

3 Nisan 2017 Pazartesi

Bilyelerim, topacım!

Bir panayır yeri gibi geldi gözümün önüne birden. Çok değil 7-8 yıl önceydi, kalabalık ve siyasi bir arkadaş grubuyla pikniğe gitmiştik. Öyle geniş bütçeli bir piknik değildi, hepimiz parasız öğrencilerdik. Mangalda tavuk, biber, domates falan işte. 5-6 tane çuvalımız vardı, 4-5 metrelik bir halatımız, birkaç yemek kaşığı ve ziyanına çok üzüleceğimiz birkaç yumurta.. 
Ne eğlenmiştik o piknikte. Sene 2008 falandı. Ülkede karşı çıkacak, isyan edecek onlarca şey vardı ama sokaklarda insanlar öldürülmüyordu, doğrudan hayatımızı tehdit edenler de yoktu. Fetullahçılar pek kutsaldı o zamanlar. Alttan alttan devleti AKP-cemaat devleti yapıyorlardı. Hangisinin ne kadar pay alacağı kavgaları yansıyordu bazen haberlere. Biz ülkenin geriye gidişine üzülüyor, isyan ediyor ve kendi çapımızda solculuk yapıyorduk. Ama hava çok güzeldi. Halat çekmeyi kazanan takımda değildim ama kazanmak sadece hoşlandığım kızı etkilemek için önemliydi. Kaybederek de etkileyebildiğimi farkettim sonra. Sonra biz hep kaybetmeye başladık. Çuvallarımızı, ipimizi, kaşıklarımızı... Yumurtamızı fırlattık, o da şemsiyeden sekti. Yumurta fırlatan teröristlerdik yandaş medyada. Ama medyanın en çok yarısında. Bir yarısı bizi hala sempatik yayınlayabiliyordu. 

Biz halat çekmece oynarken mi oldu bu kadar mevzu? Ne oldu sahi? 

Mutluluğumuzu yitirdik! Umutlar var hala, çünkü yaşıyoruz, çünkü biliyoruz mutluluğun nasıl bir şey olduğunu. Mutluluğumuzu geri almak için ölmemiz, hapsedilmemiz, dayak yememiz mi gerekiyor? 

Biz bir milyonluk kaşıklarla yumurta taşımaca oynarken bizden nefret edenler varmış, bizi öldürmek isteyenler o zaman da varmış. Biz o kadar mutluymuşuz ki görmemişiz hiçbirini. İyiki de görmemişiz. 

Şimdi baharı bekliyoruz. Yeniden kırlara gitmek için. Belki bu sefer yumurtaları kırıp menemen yaparız. Belki bu sefer hava daha güneşli olur. Belki bu sefer halat bizim elimizde kalır, ne dersiniz? 

19 Temmuz 2016 Salı

Kutuplarda kıble ne taraf? Bir de hocam delirmek caiz mi?

Ben kendimi bildim bileli kutuplaşıyoruz. Böyle yeni yeni dünyayı ve içinde yaşadığım ülkeyi şimdiki gibi anlamaya başladığım zamanlar 20li yaşlardaydım. 3 Kasım 2002'den beri, etrafımdaki insanların kutuplarda bir o yöne bir bu yöne dönüşünü izliyorum. Kutuplarda her taraf kıbleymiş demek ki. 

Algısı kolay yönetilebilen insanlar tanıdım çokça. Mesela babam milli görüş kökenli eniştem cemaat tarafındayken önceleri babam hiç sevmezdi fethullah gülen cemaatini. Sonra birden ergenekon falan oldu. Babam fethullah gülen televizyonlarını, gazetelerini aşkla şevkle izlemeye başladı. Fethullah Gülene methiyeler dizdi çokça. O sırada eniştem Tayyip Erdoğan'a laf söyletmezdi. Şimdi ne olduğunu herkes biliyor. 
Mesela henüz ergenekon yokken ve ülke siyasetinde 'ordu' diye bir faktör varken, ordudan medet uman bir sürü arkadaşım vardı. Şeriat gelmez çünkü ordu var diyorlardı. 

Sonra onların bir kısmı bugün dombıra şarkısını cep telefonu melodisi yapmış, esnaf olmuşlar çünkü, ihaleye ihtiyaçları var. 

O yıllarda yetmez ama evet diyen arkadaşlarım da oldu benim. Onların da bazıları tankın arkasından yürümeye niyetlenmişler. Bazıları da tankın önüne geçmek üzereyken, ateşte yemeğim var diye geri dönmüş.

Mesela babamgiller şiddetle YÖK diye bir kurumun çok antidemokratik olduğunu, üniversitelerin özgür olması gerektiğini savunuyorlardı. Mesela cumhurbaşkanının neden bu kadar çok yetkisi var diye isyan ediyorlardı. Şimdiki durumu herkes biliyor. 

Sonra süreç zarar görmesin diye halaylarımız ayrıldı bir süre. 

Sonra gezi direnişi oldu. 'Devlet nedir ve kim içindir' iyice belledik o zaman. O zaman devlete itaati koşulsuz savunan arkadaşlarım vardı benim.

Şimdi geçen cuma gece tanklar uçaklar falan girdi devreye. Devlete itaat etmemeyi, sokağa dökülmeyi savunan arkadaşlarım koşulsuz itaatten vazgeçmiş görünüyorlar. 

Siyaset doğası gereği böyle esasında. Bugün bok dediğini yarın ekmeğe sürüp yerdin icabında. Ama bu toplum neden bu kadar siyasetçi? 

Neden her toplumsal olaya kutup kutup tepkiler var? Hiçbir ortak paydası olmayan kutupları aynı denklemde nasıl tutacağız? 

Hepimiz klavyenin tuşlarına bastıra bastıra kin öfke nefret kusarken, hepimiz kendi zekamızın çokluğuna ötekilerinin geri zakalı oluşuna vurgu yaparken, kim kurtaracak bizi bu deli sarmalından? 

Ya ne olur bizde çok onlarda az olan zekayı paylaşsak? Onlarda çoksa onlardan alsak? Biz kim ve onlar kim? Cuma'dan beri bu soruyu soruyorum kendime. Hala cevap yok! Egolarımızı besleyerek var olduğumuz yaşam şekli bizi yok oluşa doğru götürürken ya birisi kafamıza vurarak paylaştıracak ya da biz paylaşmayı öğreneceğiz. Aksi taktirde yolun sonu belli.

Bu denklemde ortak payda var aslında. Öfke, kin, nefret, kibir... Toplumsal olarak buluşabildiğimiz ortak payda bu! Şimdi paydaları eşitlemek iç savaşa tekabül ederken utandım ben kendimden. Bu muyuz yani biz? Pardon, biz kim? Siz busunuz diye sıyrılabiliriz belki de! 

Ben lisedeyken, henüz AKP çiçeği burnunda bir iktidarken AKP teşkilatına gidip gençlik örgütlenmesi oluşturmaya çalışmıştık. Çünkü bir özgürlük talebim vardı. Sonra ben solcu oldum falan uzun hikaye. Ama ben adım atmaya başladığımdan beri bastığım yerleri hatırlıyorum ve neden oralardan geçtiğimi de çok iyi biliyorum. Bireysel çıkarlarım ve durduğum noktanın açıklaması da tirajikomik. Hep dayak yiyen tarafta oldum ben. Ama ben hiç esnaf olmadım. Belki de ondandır, çıkarcı duruşlara ihtiyaç duymamam. Belki de ondandır dayak yiyen tarafta olmayı onurlu görmem.
 Esnaflığın doğasını anlayarak toplumsal barışı sağlayabilir miyiz peki? 
 
Belki hepimiz, politikacı inkarcılığından ve ikiyüzlülüğünden vazgeçip ayak izlerimizi geriye doğru takip ederek kendimizle yüzleşmeliyizdir. Açıklayamadığın hayat senin değildir çünkü belki. Esnaf arkadaşları tenzih ediyorum. Nihayetinde herkes eve ekmek götürme derdinde değil mi? 

Bu kavga ekmek kavgası değil mi? Esnaf olmak bunu gerektirirken var olmak için daha çok beğeniye ihtiyacımız var. Çoğumuz tv kanalı gibiyizdir belki de. Prime time da adımızdan söz ettiremediğimizde çok da bir şey olmadığımızı düşünüyoruzdur. Layklarla var olmanın devamında layk bağımlısı olmuşuzdur belki. Belki hepimiz esnafızdır aslında. 

Sahi hesabı nereye ödüyoruz? Bir de, kart geçiyor mu? 

21 Mart 2016 Pazartesi

Milli birlik ve beraberliğimiz acayip bir tehdit altında

Milli birlik ve beraberliğimiz acayip bir tehdit altında. Öyle böyle değil hem de!

Kafalarımız son derece karışık, beyinlerimiz yanmak üzere.. Hangi yaşam daha kutsal? Hangi ölüm iyi ölüm? Hangi ölüm kutsanacak ve hangisine çeşmeye giden testi muamelesi yapılacak? Hangi yaşamı sadeliğiyle ve hangisini şatafatıyla öveceğiz? Hangi şatafatları lanetleyip hangilerine "yakışır kardeşime" muamelesi yapacağız?

Çelişkilerimizi birbirimizin suratına çarparken, hangi gerçeklikte buluşmayı hayal edeceğiz? Kendi gerçekliğimizi döve döve özümsetmekten başka çaremiz olacak mı?

Saraylarda altın kaplamalı bardaklardan çayını yudumlayanları viski içmiyor diye halktan mı sayacağız? Ülkemizin kalkınmasında büyük hizmetleri olduğu için! holdinglerin vergi borçlarını silerken, vatandaşın faturalarını zamlandırarak, ekstra faturalar giydirerek sağlayabilir miyiz milli birlik ve beraberliğimizi?

Bir şehri 5 bin polis ve 10 bin seçme vatandaşla ziyaret edenlere, bu ziyaret esnasında şehirde yaşayan herkese potansiyel terörist muamelesi yapanlara şehrin altın anahtarını teslim edenlerde art niyet, ahlaksızlık aramayalım mı?

Sahi bir günde kaç kişi ölüyor bu ülkede? Bu ölümlerin ne kadarı tıbbi literatüre göre "önlenebilir ölüm".
Sigara içtiği için akciğer kanserinden ölen bir insanın ölümü tıbbi olarak "önlenebilir bir ölüm"dür. Tetanoz hastalığından ölen birinin ölümü önlenebilir ölümdür, çünkü aşısı mevcuttur. İş kazasında ölen birinin ölümü tıbbi olarak önlenebilir ölümdür, çünkü iş sağlığı ve güvenliği kuralları kimsenin ölmesine izin vermemek üzere şekillenmelidir.

Peki bizim kutsal tıbbımız, ölümleri engellemeyi, sağlıklı yaşamı savunmayı bu kadar misyon edinmişken bir canlı bomba eyleminde ölen vatandaşı nereye koyar? Ya da bir polisin ölümünü, bir askerin ölümünü, devletin öldürdüğü bir vatandaşı önlenebilir ölüm olarak değerlendirir mi?
Yoksa bu ölümleri "politik nedenler" olarak ötekileştirip sağlıkla ilgisiz bir mevzu kategorisine mi sokmakta? Aksi taktirde tıp camiasının siyasete bulaştığı mı söylenir?

Önlenebilir ölümleri ortadan kaldırma misyonuyla bir hareket başladığında buna kim karşı çıkar? Mesela sigaradan ölümleri azaltalım diye yürütülen kampanyalar sigara lobilerini rahatsız etmiyor mudur? Peki tetanoz mikrobu neden bu kadar sahipsizdir? Tetanoz hastalığından rant sağlayan kimse yok diye mi tetanoz hastalığına karşı yürütülen kampanya sessiz sedasız bir toplumsal uzlaşıyla başarılı biçimde yürütülmektedir?

Vücudun bağışıklık sistemi, dışardan giren mikroplara karşı gücünün yettiği ölçüde saldırıya geçmekteyken antibiyotikleri ve aşıları dış mihrak olarak mı değerlendirmek lazımdır? Peki bağışıklık sisteminin anormal durumlarından kaynaklanan, vücudun kendi kendine saldırmasıyla karakterize "otoimmün hastalıklar", devletin kendini var eden vatandaşını tanımaması, yok sayması ve yok etmesiyle özdeşleştirilebilir mi? Otoimmün hastalıklarda saldırılan bölgeler, vücut tarafından "hain" ilan edilmekte midir?

Bağısıklık sistemini yok etmeyi hedefleyen HIV virüsü, toprakta yaşayan leş yiyiciler dışında kime ne fayda sağlayabilir? Peki vücudun bağışıklık sistemini oluşturan hücreler her gün damarlarda dolaşarak bütün hücrelere, organlara ve sistemlere "biz sizin güvenliğiniz için ölüyoruz" demekte midir? Biz olmasak bakteriler, virüsler sizi yok edecek demekte midir?

Milli birlik ve beraberliğimizi nasıl koruyacağız? Öldürmek bu kadar meşru ve ölmek bu kadar kutsalken hangi milli? hangi birlik? hangi beraberlik?



21 Temmuz 2015 Salı

Peki tamam ama orda ne işleri varmış?

Ben de bazen soruyorum kendime. Tamam da burda ne işim var? Bu lanet yerde ne işim var benim? Kanı kanla yıkayan, kana doymayan bu topraklarda ne işim var?

Noktası virgülü aynı kınama metinlerini, 30 senedir, üşenmeden, aynı yavşaklıkla kameralara okuyan bürokratlarla; siyasi rant elde etmek için "biraz insanın" ölümüne karar verebilen pis insanlarla, her caniliğin, gaddarlığın arkasında bir "iyi niyet" arama çabasında olan gerizekalılarla aynı topraklarda ne işim var?

Bir de cevap mı vermek lazım ki? Lanet olsun.. İnsanların ortasında bir bomba patlıyor ve insanlar parçalara ayrılıyor. Bombanın orda patlaması çok normalmiş de sorun o insanların bombanın patladığı yerde olması mıymış? 

Sahi siz ne zaman bu kadar bencil oldunuz? Aynı fırından ekmek yedik, aynı çeşmeden su içtik.. Siz neden bu kadar bencil oldunuz? 

Kendinizi bu kadar güvende hissetmenizi sağlayan şey nedir? Zaten varlığına tahammül edemediğiniz insanların çok rahat katledilebiliyor olması mıdır yaşamanızın, huzurunuzun garantisi? Fena halde yanılıyorsunuz. Bu gerizekalılığınız ömrünüzü uzatmayacak. Yine yaşayacağınız kadar yaşayacaksınız. Size ekstra bir refah seviyesi de gelmeyecek bu aptallığınızdan dolayı. Sadece, varlığını sizin bu embesilliğinize borçlu olan düzen, yani 3-5 tane adamın kendi menfaatleri uğruna dünyayı yakabilme gücü daha uzun yaşayacak. Varlığınız düzenin varlığına armağan olsun!

Sahi ne işimiz var bizim burda? Bu ilkesiz, ahlaksız düzenin içerisinde ne işimiz var? Tek değer yargısı "bizden ve öteki" olanların egemenliğinde ne işimiz var? Çoğunluğa tabi olup kendini garantiye almaktan öte ideali, felsefesi olmayan bu anlamsız kalabalığın içerisinde ne işimiz var?

Ama siz kendinizi güvende hissetmekte haklısınız. Kimse sizi farketmesin yeter. Kimse bir kişi olduğunuzu, bir birey olduğunuzu farketmesin. Kalabalığın arasına karışın. Herkesin yediğinden yiyin, herkesin giydiğinden giyin, herkes konuştuğunda konuşun, herkes susunca susun, herkes kalkınca kalkın, herkes oturunca oturun. Hiç kimse sizi farketmediği sürece güvendesiniz. Sessizce dünyaya gelip, sessizce yaşayıp, sessizce dünyadan gidebilirsiniz. Yaşadığınızı farketmezlerse size zarar veremezler unutmayın. Bir kazaya kurban gitmediğiniz sürece "huzur" içerisinde yaşayıp, ot misali döngünüzü tamamlayabilirsiniz. Korkmayın evet, güvendesiniz. Şimdi tekrar edin " peki tamam da orda ne işleri varmış"


20 Nisan 2015 Pazartesi

Yoz

Bütün akrabaları beyaz tenli, kendisi gibi. Ama o esmerleşmeye çalışıyor. Bütün akrabalarının yaşadığı yerde yaşayarak olmaz ki. Daha güneşli bir yere gitmesi lazım. Orda uzunca kalması lazım.  Birazcık uzak kalsa güneşten yine açılır belki rengi. Sürekli pişmesi lazım. Soğumaması lazım. 
Öyle kolay değil ki kadere karşı gelmek. Akıntıya kürek çekmek hem bu. Yorulacak elbette. Razı değilse beyaz tenli kalmaya hep yanacak. Belki ara ara acıyacak yanan yerleri, sabredecek. Belki güneş görmeyen yerleri olacak, bazen başkasının karşısında bazen aynanın karşısında görecek ten renginin tutarsızlığını.. Ama vazgeçmeyecek, pes etmeyecek. 

Doğru olan esmer olmaksa hem "bu kadar yeter" de demeyecek. 

Ara ara beyazlaşacak hem. Kaderi bu. O yine kaderine karşı gelecek. 

Kendisi seçmedi beyaz tenli dünyaya gelmeyi, lanet olsun.. Dünyaya esmer gelenlere göre çok geride, lanet olsun. 
Hep mücadele etmek zorunda, kendisiyle hem de... 

Tıpkı bütün akrabaları yoz olan biri gibi. Sürekli okumak zorunda. Yozluğunu yenmek zorunda. Mücadele etmek zorunda. Zaman zaman yine yozlaşacak belki ama sonra tekrar kalkıp silkelenip tekrar okumak zorunda!!!

Akıntıya karşı kürek çekmek zorunda, hem de sürekli...

16 Şubat 2015 Pazartesi

...

Bir garip hissediyorum.. Ruhum daralıyor..
Özgecan.. Fotoğrafından tanıyorum sadece. Hikayesinin sonunu biliyorum bir de. O masum bakışlar ve o hikayeyi yanyana getiremiyorum kafamda, beynim parçalara ayrılıyor..
Kaç kere böyle oldum hayatta bilmiyorum.
Her kötü şeye karşı bir savunma, bir direnç geliştirir de boğulan ruhumuzu ferahlatırız ya hani, bu sefer olmuyor. Neresinden tutup da ferahlatalım daralan ruhumuzu?
Bir daha böyle şeyler olmasın diye ne yapalım ya da?
Öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi. Dünyayı yıkıp yeniden kurmadıkça hiç değişmeyecekmiş gibi geliyor. O vahşilerden her yerde bir sürü yok mu? Bir sürü tecavüzcü, bu devletin mahkemelerince indirimli cezalarla ödüllendirilmedi mi? Ve onlar aramızda yaşamaya devam etmiyor mu hala?
Tecavüzcülük değil de katillik mi esas suç? Vicdanım kabul etmiyor..

Bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmüş olması bu kadar içimi parçalarken, hiçbir detay duymak istemiyorum konuyla ilgili. Kaldıramıyorum.
Gücüm olsa bütün o otobüsleri yakmak istiyorum. O vahşileri tanıyan herkesi çok uzak yerlere sürgün etmek. O şehrin adını değiştirmek... Yüzleşemiyorum belki de. Yüzleşmeye yetmiyor yüreğim. Yüzleşmek gerekli mi peki?

Böyle bir dünyada ve böyle bir ülkede yaşıyorken, bütün bunlar oluyorken, ben şiir gibi bir kadına çok güzelsin diyemiyorum mesela. Utanıyorum erkek olduğum için. Bir kadının sevgisini hakettiğimi düşünemiyorum. Konunun benle ne ilgisi var?

Hepimiz suçluyuz belki de, gördüğümüz yerde kafasını ezmediğimiz için bu vahşilerin. Hepimiz suçluyuz tecavüzcü zihniyetin iktidarı hala yaşadığı için.. 

17 Ocak 2015 Cumartesi

Ahmet, Esra ve Şenol

Sahi sevmek ne demekti? Bir insanı tanımadan sevdiğini söyleyen budalalar da dahil mi buna? 5 günde bir insan tanınabilir mi ki?

Sevdiği için mutsuz olanlara selam olsun o halde.

Ahmet, Esra’yı seviyor. Esra da Ahmet’i seviyor ama arkadaş olarak. Çünkü Esra Şenol’a aşık.

Şenol’un aklı bir karış havada. Birini sevebilecek olgunluğa henüz erişmemiş. İnsanlara değer vermiyor, saygı duymuyor. Kendini seviyor sadece. Ama sorsan, Şenol Meltem’e aşık olduğunu söylüyor. Oysa aşkla, sahip olma isteğini karıştırıyor.



Ahmet sürekli Esra’nın yanında. Esra sürekli Şenol’dan bahsediyor. Ahmet, Şenol’dan nefret ediyor. Ne kadar garip değil mi? Dostunun dostu, dost oluyor da sevdiğinin sevdiğinden neden nefret ediyorsun? Sevmediğin yönleri var o halde sevdiğinin. Yoksa sahip olmak mı sevmek? Ait olmak mı sevilmek? Hayran olduğun birinin seçimleri de hayranlık uyandırmaz mı ki?

Ahmet cevap ver bana, orda mısın?

Ben bir insana neden hayran olayım? İnsanı oluşturan şeylerin çoğunluğu yaptığı seçimlerin toplamıyla alakalı değil miydi? Hayran olduğun şey de o değil mi? O halde Ahmet, sen Esra’ya hayran mısın? Esra’ya hayran olman için Şenol’a da hayran olman gerekir mi?  Cevap ver Ahmet !
Esra böyle geri zekalıca seçimler mi yapar yoksa hep? Nedir sende Esra’ya ilgi oluşturan şey? Esra, Şenol gibi bir karaktersizde ne buluyor?

Ahmet saf çocuk, iyi çocuk. Diyorlar ki Ahmet hep saflığından kaybediyor. Diyorlar ki Ahmet de Şenol gibi olsa kaybetmez. Ahmet saf olduğu gibi saflığa ilgi duyuyor. Esra’ya ilgisi de ordan geliyor.

Esra saf bir kız. Ama saflığa ilgi duymuyor. Şenol’a ilgisi ve Ahmet’i düşünmüyor oluşu da ordan geliyor.

Ahmet Esra’yı korumak mı istiyor yoksa? Kendi saflığından olan birini koruma içgüdüsü mü Esra’ya ilgi duymasına neden olan şey?

Esra saflığıyla barışık değil mi ki?

Yıllar geçiyor. Şenol’dan haberimiz yok. Ama sanmıyoruz ki mutlu olsun (umarım değildir). 

Esra, karar verme aşamasındayken bir türlü kendisiyle barışık olamadığı için dengesiz bir evlilik içerisinde. Ne istediğini anlamış artık ama seçimleri geri almak çok zor. Ahmet’i hep iyi hatırlıyor.

Ahmet dünyaya adapte olamamış hala. Saflığı iyi bir şey sanıp saflıkla ayakta duruyor. Herkes hala “Ahmet çok iyi bir insan” diyor. Ve herkes bunu demeye devam ettikçe Ahmet saflığı iyi bir şey sanmaya devam ediyor. Ahmet Esra’yı hiç de iyi hatırlamıyor ama.


Ahmet, Esra, Şenol… Bir sürü var her tarafta her birinden. Hangisine saygı duyalım? Hangisine sevmiş diyelim ki? 

Bence şiir okumak gerek. Bildiğin ama çok da hissetmediğin bir şiiri okurken, düşünmeye kafa yormaya gerek olmadan dizelere hayran oluyorsan belki de aşık olmuşsundur kim bilir.
  

19 Aralık 2014 Cuma

Yağmurdan sonra gelen toprağın kokusu

Yağmurdan sonraki kokuyu sevmem ben. Betonarme binaların camlarından şairane laflar edenleri de hep yapmacık bulmuşumdur. Sahi, betonların arasındaki 3-5 metrekare toprağa düşen yağmurun kokusu mu size huzur veren? Yoksa şarkının etkisinde misiniz hala?

Ben çocukken köydeydim. Büyümem farklı yerlerde olduğu için “köyde büyüdüm” diye kestirip atmadım. Yağmur yağınca toprak kokardı. Bir taraftan tezek kokusu gelirdi ama toprak çok güzel kokardı. Ahşap evin verandasına çıkıp yağmurun ağaçlara, taşlara ve toprağa düşüşünü izlerdim. Çok geçmeden evin önündeki dere şahlanırdı yağmurdan. Biraz aşağısındaki ırmak gürüldemeye başlardı. Yağmur yağınca konuşmazdık çok fazla. Doğa deresiyle, ırmağıyla, yağmuruyla bastırırdı çünkü sesimizi.

Betonarme binanın 5.katından yağmurdan sonraki kokunun, (ona göre toprak kokusu) edebiyatını yapan ve burdan bir romantizm çıkarmaya çalışan, üstelik beni de bu romantizme ortak etmeye çalışan kişidir bunları söylememe sebep. Beni ortak etmeye çalışmasa, derdim ki yaşasın kendince. Yapmacık da olsa, gerçekliği kendi içinde.

Evin önünde inşaat malzemelerinin yığılı olduğu bir arsa vardı. Evin arkasında belki 50 metrekarelik bir bahçe. Yağmurdan sonra tuğla, demir ve ytong kokardı. Biraz da toz. Yağmurdan sonra, beton kaldırımlardan kalkan tozu ciğerlerine çekip de romantizm yapanlara sözüm yok. Dedim ya doğal olmasa da gerçekliği kendi içinde.


Yağmurlu bir akşamda tanışmadık biz. Ama o hep öyle olsun istemişti. Nasıl değiştirebilirdin ki geçmişi? O yüzdendi belki de, bir akşam yolda yürürken, hem yürüyüp hem kavga ederken, yağmur başlayınca birden kavgayı kesip romantik moda geçişi ve yağmur kesilince kaldığı yerden devam edişi. Geçmişi değiştirmek değil geleceği inşa etmek istiyordu belki. Kurgulanmış anılar yaratarak. Ama hiç doğal değildi işte. Belki hala şarkının etkisindeydi.

Derken kış geldi, kar yağdı. Bütün betonlar beyaza boyandı. İşte o zaman içimdeki coşku tarifsizdi. Karda yürüyelim istedim. Çok romantik değil mi? Üşüyorum dedi. Belki hala şarkının etkisindeydi. Neden aklıma gelmedi ki karla ilgili romantik bir şarkı? Yağmurdan sonra kaldırım tozunu ciğerine çeken birine kar neden tesir etmedi?
Belki kurgularında yoktu. Belki 50 yaşına geldiğinde hatırlamak istediği şey kar değildi.

Beraber izleyebildiğimiz film sayısıyla doğru orantılıydı belki de uyumumuz. Hayranlıkla izlediğim o filmin yarısında, benim uykum geldi sonra mı izlesek? demesi ve benim de “sen uyu ben filmi bitireceğim” dememdi belki de her şeyin farkına vardığım an. Oysa ne güzel yağmur yağmıştı filmde. Her yer topraktı ve ağaçtı. Ben yağmurdan sonraki toprağın kokusunu içime çekerken o sırtını dönmüş uyuyordu.

Yıllar önceydi hepsi. Küçüktük henüz. Öğreniyorduk. Sahi büyüdük şimdi, öğrendik mi? Beraber izleyebildiğimiz film sayısıyla orantılı mı uyumumuz?


5 Aralık 2014 Cuma

Bir insanı tanımaya nerden başlamalı?

Kimsin diye sorsak söyler mi her şeyi?
Sahi, nerden başlamak lazım bir insanı tanımaya?

Ad, soyad, cinsiyet, doğum yeri, baba adı, anne adı, baba mesleği, en son bitirdiği okul, mesleği, aylık ortalama geliri, en çok sevdiği kitap, en çok sevdiği film, siyasi görüşü, tuttuğu takım, medeni hali.. Bunlar yeter mi bir insanı tanımaya? Ya da gerekir mi bir insanı tanımak için?

Adını bilmek, ona nasıl hitap edeceğimizi gösterir bize. Babasının işiyle karakteri arasında bağ kurabilir miyiz mesela? Doğum yerine göre kategorize edebilir miyiz? Ne iş yaptığı ve ne kadar parası olduğu nasıl bir insan olduğunu söyler mi bize?

Gözlerinin içine baksak önce belli etmeden. Dünyaya boş mu bakıyor, manalı mı?
Ağzından çıkanları dinlesek sonra. Boşlukları mı dolduruyor yoksa yeni sekmede mi açılıyor cümleleri?
Ellerine baksak. Bir şey saklamaya mı çalışıyor yoksa bir şey vermeye mi?
Tekrar gözlerine baksak. Tekrar dinlesek sözlerini.
Burnuna baksak, ağzını yoklasak. Farkında mı ciğerlerine çektiği havanın yoksa mecburiyetten mi yapıyor? Yoksa alışkanlıktan mı?

Sahi nerden başlasak bir insanı tanımaya? Kategorize etmeden. Sıra numarası vermeden.

27 Kasım 2014 Perşembe

Merhaba

Unutacağım tabiki de.

Ben olacaksın unuttuğumda. Tıpkı, ölünce toprak olduğu gibi insanın. Sen benim toprağımda yeşeren bir umuttun, ordan bağladım konuyu. Hepsi bu yüzden.

Destansı bir hikaye değil bu. İlk defa başıma gelmiyor. Son da olmayacak muhtemelen. Biz yani insan, bu kadar kendini bilmez, bu kadar bencil oldukça ve başka gezegende hayat yoksa, yine olsa yine olacak aynı şey. 
Sakın alınma. Senle değil hesabım. İnsan olmakla. Neden böyleyiz ki? Neden hep kafamız karışık, neden hep ne istediğimizi bilmiyoruz? Neden parazit gibi sömürüyoruz? Başka bir dünya mümkün mü? Paralel evrenler var mı gerçekten? Paralel evrendeki ben ne yapıyor acaba şimdi? Umarım votka içmiyordur.

İlk değil bu ama bu sefer değişik biraz. Mesela köpeköldüren değil de jack var şimdi. İçin acıyınca hiç de yakmıyormuş boğazını. Biraz pahalı ama olsun, değer seni unutmaya.

Ağladığım doğrudur, biraz daha ağlayacağım evet, ama ben olacaksın sonunda, toprak gibi. Gözyaşlarım umudu yeşertmeyecek, akıtıp götürecek seni. Suda çözünür müsün ki sen? Tuzlu biraz ama. Olsun. Olsun mu?

Bugün çalışmıyorum. Dün içtiğim için. Bugün de içeceğim için. Arabesk değil bence. Tamam çok şekil de değil. Beyin uyuşunca zihin açılıyor sanki. Sonrasını hatırlamıyorum. Sonra başım ağrıyor. Sonra bardakta yarım kalanla devam. Şişe de bitmemiş daha. 

Şişe dedim de aklıma geldi. Aklıma geldi kötü oldum yine. O sokaktan geçer miyim tekrar? Başka çarem mi var? Burası küçük şehir. Hem "geçmem bir daha" diyen kim geçmedi ki dediği yerden. Hem de güle oynaya.. 

Hayat akıp gidiyor. Bazılarımız han, bazılarımız yol. Hancıyla yolcu daha mı uygun olurdu ki? Emin olamadım. Ben, bazen han olurum bazen yolcu. Daha çok han olurum. Hep yolcu olmak hayalimdir. Sen yol oldun geçtin mi hanın üstünden? Evet bu arabesk oldu işte.

Kötü niyetli olmadığını biliyorum. Ama bu kadar. Daha fazla çözmek istemiyorum seni. Sonra pişman oluyorum. Seni çözdüğüm an sana çözümü anlatırım. Senin için sorunları çözmek istediğim an ben çözülürüm. Dedim ya ilk değil bu. Çözmek hep hata oldu benim için. 
Anlamsızlaştırmayı deneyeceğim bu sefer. Nolur alınma. Başka çarem yoktur belki. Yoksa biliyorsun sevdim seni. Hala da seviyorum demek hiç gelmiyor içimden. Sen bu kadar tenezzül yoksunuyken.

Ne sevmesi diyebilirsin. Öyle 2-3 günde denecek laf değildir seni sevdim. Adını başka türlü koyamadığım için bu hissiyatın. Hepsi ondan. Yoksa “seni seviyorum” daki sevmek değil herhalde. O ne demekse. Ama zaten çok karışık değil mi bu literatür? Sevdim yani.

Senin için de zordur eminim. O yüzden böyle olsun istememişsindir. Neyi yapsan doğru olacağını bilmiyorsundur belki. Belki kendin en az zararla kurtulmak istemişsin de bana denklemin sabiti muamelesi yapmışsındır. Neyse ne. Çok da önemli değil demek.

Öptüm. Kib.